Küresel ısınma TBMM gündeminde
Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, ''Küresel ısınma ve iklim değişikliğinden toprak, su ve hava olumsuz etkilenecektir. Ama hayatın sürmesi için gerekli olan su, daha çok etkilenecektir'' dedi.
TBMM Genel Kurulunda, CHP ve AK Parti milletvekillerinin verdiği, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkilerinin araştırılmasına ilişkin Meclis Araştırma önergesinin görüşmelerine başlandı. Önerge üzerinde Hükümetin görüşlerini açıklayan Çevre ve Orman Bakanı Pepe, dünyanın değişmeyen gündem maddesinin küresel ısınma ve iklim değişikliği konuları olduğunu belirterek, araştırma önergelerini desteklediğini bildirdi. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinden en fazla su kaynaklarının etkileneceğini kaydeden Pepe, ''Küresel ısınma ve iklim değişikliğinden toprak, su ve hava olumsuz etkilenecektir. Ama hayatın sürmesi için gerekli olan su, daha çok etkilenecektir'' dedi.
—İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN MİLLİ SINIRLARI YOK''-
Pepe, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin yüzde 90 oranında insan kaynaklı olduğunu; etkilerinin en aza indirilmesi için gerekli tedbirlerin alınması gerektiğini ifade etti. İklim değişikliklerinin milli sınırları olmadığını vurgulayan Pepe, bu konuda menfaatler doğrultusunda ulusal ve uluslararası işbirliğin yapılması gerektiğini söyledi. Uluslararası kuruluşların konuyla ilgili en iyi senaryodan, en kötü senaryoya kadar hazırlık yaptığını belirten Pepe, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin 2-3 derecelik ısınma karşısında senaryolar hazırlandığını bildirdi.
—KYOTO PROTOKOLÜ...-
Türkiye'nin iklim değişikliğine taraf olmasının Kyoto Protokolüne giden sürecin başlangıcı olduğunu belirten Pepe, BM İklim Sekretaryasına gönderilen raporla Türkiye'nin yol haritasını çizdiğini ifade etti. Kyoto'ya imza atılması halinde Türkiye'nin bütün sektörlerindeki sorunlara çözüm bulunacakmış gibi bir anlayışın olduğunu belirten Pepe, ''Türkiye'nin, bugün Kyoto'ya imza atması halinde sorunları bir anda çözülecek değil. OECD ülkesi olması nedeniyle Türkiye'nin, Mısır, Tunus, Cezayir, Pakistan gibi ülkelerden farkı var'' diye konuştu.
—SUYUN EKONOMİK KULLANILMASI-
Dünya ısısında 0,74 santigrat derecelik değişiklik olduğunu bildiren Pepe, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkilerinin en aza indirilmesi açısından suyun ekonomik olarak kullanılması gerektiğine dikkati çekti. Bu konuda sanayicilere arıtma tesisi zorunluluğu; belediyelere bazı sorumluluklar getirildiğini kaydeden Pepe, şöyle devam etti:
''DSİ, önceden kanal tipi sulama yapıyordu... Saldım çayıra, Mevla’m kayıra... Şimdi boruluma sistemine geçiyor. Sulamada yağmurlama, damlama modeline geçiliyor. Suyu ekonomik kullanmamız şarttır. Türkiye'den 100 binden fazla kaçak yeraltı suyu kullanıldığını biliyoruz. Valiliklere genelge gönderip kuyuların kapatılmasını veya yasal hale getirilmesini istedik. DSİ de çalışmalarını sürdürüyor.''
—YAĞIŞLARIN AZALMASI-
Çevre ve Orman Bakanı Pepe, Türkiye'de bu yıl, geçen yıla göre yağışlarda azalma olduğunu bildirdi. Tarımsal kuraklığın söz konusu olmadığını vurgulayan Pepe, 1926 ile 2006 yılları arasındaki 80 yıllık meteoroloji verilerini incelediklerini kaydetti.
Pepe, ''Türkiye'de her 6 yılda bir hafif kuraklık, 18 yılda bir orta kuraklık yaşanıyor. Mart, Nisan ve Mayıs aylarında yağışların iyi olacağını umuyoruz. Barajlarda herhangi bir sıkıntı yok. İçme suyu konusunda Ankara'da sorun olduğunu biliyoruz. Ama İstanbul, Kocaeli, İzmir gibi büyük şehirlerde risk tamamen ortadan kalkmıştır'' diye konuştu. Birkaç derecelik ısınmanın ekonomiye milyonlarca dolar etkisi olacağını belirten Pepe, konuşmasını şöyle sürdürdü: ''Küresel ısınma sonucundaki muhtelif risklerin karşılanması ve etkilerinin en aza indirilmesi konusunda Türkiye'de yapılması gereken tek şey, öncelikli olarak su kaynaklarına sahip çıkılmasıdır. Suyun tek sigortası ormanlık alanların genişletilmesidir. Geçen yıl 400 bin hektarlık alanda ağaçlandırma yaptık. 2007 yılında bu alanı, 500 bin hektara çıkaracağız.
Yoğun çarpık kentleşmenin kaçınılmaz olgusu olarak maalesef su kaynakları riske edilmiş. Sulak alanların ve rezervlerin ne pahasına olursa olsun korunmasını sağlamakta kararlıyız.''
—YASAL DÜZENLEME YAPILMALI''-
CHP Edirne Milletvekili Rasim Çakır, 2003 yılında siyasi partilerin el birliğiyle verdiği bir Meclis Araştırması önergesi doğrultusunda, Ergene Nehri'nin kirliliğinin araştırılması ve çözüm önerilerinin tespit edilmesi konusunda çalışma yapıldığını bildirdi.
Araştırma Komisyonunun özverili çalışması sonucu rapor hazırlanmasına rağmen, şimdiye kadar bir düzenleme yapılmadığını belirten Çakır, ''Kurulacak bu komisyonun çalışmaları da aynı sonuçla karşı karşıya kalacaksa hiç kurulmasın. İçtüzükte değişiklik yapılarak, raporlar doğrultusunda yürütmenin denetimi sağlanmalıdır. Aksi halde, bu tür çalışmalardan sonuç alınamaz. Sadece rapor, Meclisin tozlu raflarında yerini alır'' diye konuştu. Çakır, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkileri konusunda bilim adamlarının gösterdiği yolda ciddi adımlar atılması gerektiğini vurguladı.
Akman’ın röportajı
Son on beş yıldan beri maden makineleri ve özellikle kömür madenciliği ve küresel ısınma konusunda çalışıyor. Enerji ve çevre konusundaki birikimini son altı ay boyunca Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi öğrencileriyle paylaştı. İnsanlık çevreye zarar vermeden belli bir refah seviyesine yetecek kadar enerjiye nasıl sahip olacak? Türkiye'nin elindeki opsiyonlar neler? Güneş, rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynakları dünyayı kurtarmaya yetecek mi? Kömür, petrol gibi yenilenemeyen kaynakların kullanımına hangi sınırlamalar getirilmeli? Enerji politikamız küresel ısınma verilerine göre planlanıyor mu? Yarın karbondioksit vergisi geldiğinde durumumuz ne olacak? Karanlığa, açlık ve susuzluğa kaç yılımız kaldı? Ne yapmak lazım? Gürgenci hoca öğrencilerine bunları anlattı. Var mı bu sorulara cevap verebilecek bir devlet yetkilisi?
"Kıyamete on yılımız kaldı. Geri dönüşü olmayan bir yola girdik" iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
On yılımız kaldı iddiası biraz sansasyon. Fakat dünya enerji piyasasında on yıl içinde büyük önlemler alınacak. İngiltere'de yayınlanan bir rapor, küresel ısınmanın muhtemel ekonomik etkileri üzerine yaptığı kasvetli gözlemlerle konuyu dünya finans çevrelerinin gündemine getirdi üç ay önce. Kuraklık, kasırgalar, seller, iklim değişikliğinin yol açtığı göçler, fiziksel tahribat, tarım ve hayvancılıkta verimliliğin azalması devam ederken eğer hiç önlem alınmazsa bunun faturası küresel gelirin her yıl ve ilânihaye yüzde beş düşmesi olacak.
Bunun Türkçesi, herkesin birbirini boğazlaması. Hadi zenginler fakirleşti diyelim, fakirlerin canı çıkacak herhalde.
Yüzde beş fakirleşmek dünya tarihi boyunca olmuş bir şey değil. Yıllık yüzde beşlik gelir düşüşü, her on üç yılda dünya servetinin yarılanması demek. Yani dünya bu ölçüde fakirleşme ile nasıl başa çıkar? Son Davos toplantısında bu görüşüldü.
Bunun sonucunda nasıl bir uluslararası yapılanma çıkacak acaba?
Gelişmiş ülkelerin başı çekeceği ama gelişmekte olanların da taşın altına elini sokacağı en fazla on yıl içinde şekillenmesini beklediğim bir programda muhtemelen şunlar olacak. Bir kere karbon vergisi gelecek. Havaya atılan karbondioksit miktarına oranlı bir vergi kömürün alternatiflerini özendirecek düzeyde olacak. Kömürden üretilen elektrik bedelini 2-3 kat artıracak bir vergi gerekiyor. Karbon vergisi adı ile toplanan bu para, bir yandan yeni teknoloji üretimi için bir yandan da fakir ülkelere az-atıklı üretim teknolojilerine geçmeleri için yardım olarak harcanacak.
Türkiye'nin enerji manzarası bu kadar kötüyken iyice belimiz bükülecek...
Üstelik enerji darboğazı küresel ısınmadan bağımsız sanılıyor Türkiye'de. Mesela Afşin-Elbistan'daki linyitin verimliliği düşük. Yaktığınızda normal kömürden daha fazla karbondioksit atıyorsunuz. On sene içinde öngördüğümüz gibi uluslararası bir karar alınsa dense ki bundan sonra karbondioksit atmayacaksınız. Atarsanız yüz otuz dolar fon başına vergi vereceksiniz, Türkiye bambaşka bir ikilem ile karşı karşıya kalır. Afşin-Elbistan genişlemesi şimdi ihaleye çıkıyor. Bunun başlaması on sene sürer zaten. Tam o sırada birdenbire başımıza bu çıkacak.
Bireyler olarak yapabileceğimiz bir şey var mı?
Kişilere tüketimi azaltın, evin sıcaklığını fazla yükseltmeyin, toplu taşım araçlarını kullanın vs. demekle sorun çözülmez. Bunları dünyanın hiçbir yerinde kimse yapmıyor. Türkiye'nin bir önümüzdeki on yıl içinde enerji üretimini ikiye katlaması lazım. Türkiye'nin şu anda 165 milyon megavat saat üretimi var yılda. Talep artıyor, bunu on sene içinde ikiye katlaması lazım. Yani, yüz milyar YTL civarında bir yatırım lazım.
Aksi takdirde karanlıkta mı kalacağız?
Karanlıkta kalacağız veya yumurta kapıya kadar dayandığında ne yapılır diye bakılacak. En çabuk kurulan santral doğalgaz santralı. O zaman doğalgaz santralleri kuracağız ve elektrik pahalanmaya devam edecek. Zaten şu anda elektrik üretimindeki doğalgazın payı son derece fazla. Daha da artarsa daha da pahalanacak.
Alternatif enerji kaynaklarımız yok mu bizim?
İşte bunların tartışılması lazım. Mesela Türkiye'de rüzgârın ne katkısı olabilir? Rüzgâr gibi sürekliliği olmayan, devamlı gidip gelen bir güç, elektrik üretiminin ancak yüzde on beş- yirmisini karşılar. Güneş de öyle. Zaten güneş enerjisi için çok büyük ve düz bir alan lazım. O kadar alan da yok zaten Türkiye'de. 500 megavatlık bir kömür santralının ürettiği elektriği güneşten sağlamak isterseniz 80 kilometrekarelik düz bir alana ihtiyaç var. Dağ başında, yamaçta kuramazsınız bunu.
Bizi güneş kurtaracaksa kamulaştırma ile böyle alanlar oluşturulamaz mı?
İmkânsız değil ama güneş enerjisi nükleer enerjiden bile üç kat daha pahalı. Zaten güneşin de sürekliliği yok. O yüzden toplam enerjinizi tamamen oradan elde edemezsiniz. Almanya'nın şöyle bir politikası var. Rüzgârla başladı, şimdi güneş ile devam ediyorlar. Diyorlar ki evinize veya herhangi bir yere güneş pilleriyle bir şey kurarsanız, yirmi beş yıl boyunca enerjiyi kilowatt saatine elli Euro sentten, (aşağı yukarı 90 kuruş) sizden satın alacağız. Bu dev sübvansiyona rağmen, güneş Almanya'da toplam elektrik üretiminin hâlâ çok küçük bir miktarı. Çünkü güneş pilleri pahalı. Önümüzdeki yirmi ya da elli yıl içinde bir miktar ucuzlayacak ama ne kadar bilmiyoruz.
Türkiye'nin ne yapması lazım?
Konunun önemini kavrayıp, çok daha aktif davranıp hemen bir fon yaratması lazım. Elektrik kesintilerini hatırlayın. Türkiye çok zor günler yaşadı geçmişte. O zamanlar küçüktü, çözümü daha kolaydı. Fakat Türkiye çok büyüdü. O oranda kesintiler, aksaklıklar geri gelirse Türkiye allak bullak olacak. Bunu önceden görüp, önlem almak lazım. Yoksa bu enerji darboğazı Türkiye'nin kıyameti olacak. Avrupa'nın da bize satacak elektriği olmayacak. Keşke olsa. En azından oradan alırdık. Ama onlarda da elektrik kıt olacak. Bizim kendi kaynağımızı yaratmamız lazım bir şekilde.
Tek seçenek de vergilendirmek mi oluyor?
Elektriğe belki bir kuruş daha koyarsanız, yılda bir buçuk milyar getirecek. Fazla bir şey değil. Geçmiş deneyim bu işi devletin yapmasının zor olacağını gösteriyor. Özel sektörün çeşitli yapılarda daha işin içine girebileceği, devletin denetleyici olacağı esnek bir model lazım. Çok değişik teknolojiler var. Bunların birbiriyle yarışması, rekabeti destekleyici, geliştirici bir politika güdülmesi lazım.
Doğalgaza da kömür gibi sınırlama gelebilir mi?
Doğalgaz kömür kadar karbondioksit atmıyor havaya. Çünkü içinde hidrojen var. Ve bir miktar doğalgaz olmaya devam etmek zorunda. Kömür konusunda karbondioksit atıklarını yakalayıp, yere gömmek gibi önlemler geliştiriliyor. Bu çok zor bir teknoloji; ama milyonlarca dolar harcanıyor dışarıda buna. Yapılabilirse kömür yakmaya devam edersiniz. Türkiye'de tartışmalar, nükleere karşıyız veya nükleer yanlısıyız, kömüre karşıyız veya kömür yanlısıyız şeklinde yapılıyor. Bütün bunların, nükleer enerjisinin de, güneş enerjisinin de, eğer karbondioksit atığına çare bulunabilirse kömürün de doğalgazın da, hepsinin yeri olduğunu ve hepsine de aslında ihtiyacımız olacağını kabul etmek lazım.
Hadi enerjide büyük bir aymazlık içindeyiz, küresel ısınmanın coğrafyamıza, tarımımıza etkilerini de bilmiyoruz biz.
İşte onu yapmamız lazım. Dünyada bu konuda modelleme yapan bayağı büyük merkezler var. Türkiye'nin de böyle bir merkez oluşturması lazım.
Ama bunu yaparken de elde birtakım veriler olmalı. Var mı bakalım bunlar?
Haklısınız. Acaba Türkiye'de bu verilerin ne kadarı var? Daha ne kadar veri toplamamız lazım? Bu sadece Konya ovasında buğday üretimi düştü mü düşmedi meselesi değil. Havadaki su buharı, nehirlerin debisi artıyor mu, azalıyor mu? Yıldan yıla değişkenlik büyüyor mu? Acaba Türkiye net karbondioksit atıyor mu havaya, yoksa karbondioksit emiliyor mu? Mesela Amerika en büyük karbondioksit üreticisi diyoruz. Doğru. Ama Kuzey Amerika şu anda karbondioksiti emiyor havadan. Çünkü Amerika'da son yüz yılda ormancılık gelişti.
Biz de dev bir kampanya ile çok büyük bir alanı ağaçlandırırsak bir miktar zaman kazanabilir miyiz?
Elbette. Bundan milyonlarca yıl önce, dünya yemyeşil, nemli bir yerdi. Havada çok karbondioksit vardı. Büyük ağaçlar oluştu ve havadaki bu karbondioksiti emdi. Doğanın o kömür, gaz ve petrolü oluşturmak için atmosferden milyonlarca yılda emdiği karbondioksit, sayemizde üç yüz yılda havaya geri döndü. Dolayısıyla iklimler o karbondioksit emilmeden öncesine dönüşüyor şimdi. Güneş altında camları kapalı bir otomobilde gibiyiz dünya ısınırken.
Madem esas karbondioksiti emen ağaçlar, neden bunu kimse ciddiye almıyor?
Belki zorluğundan. Atmosfer ile yer arasında devamlı karbondioksit alışverişi oluyor. İnsanın attığı karbondioksit miktarı bu alışveriş içinde ancak yüzde on. Aslında bence dünya bu konuyla şu ya da bu şekilde başa çıkacak kadar zengin. İnsanlık şu ana kadar birçok darboğazdan çıktı. Bundan da çıkacaktır.
Bu kış sıcaktı; ama seneye çok soğuk olabilir
Bu arada birliğine dahil olmaya çalıştığımız Avrupa gerçekten buzlar altında mı kalacak?
Avrupa'nın buzlaşması gulfstream akıntısıyla ilgili bir durum. Küresel ısınmanın bir yan etkisi olarak bu akıntı yön değiştirebilir ki değiştirirse, İngiltere ve Batı Avrupa soğuyacak. Ama bunları şu anda tespit etmek, kesin olarak bu bölgeye şu olacak demenin imkanı yok. Şu biliniyor: Atmosferdeki karbondioksit miktarı arttıkça daha çok su buharlaşacak ve hava dengesizleşecek. Yani soğuklar daha soğuk olacak, kasırgaların şiddeti artacak. Ama bu kasırga nereye vurur, onu bilemiyoruz. Yazların da şiddeti artacak. Şunu da işaretleyelim ki bu kış sıcaktı; ama bir dahaki sene çok soğuk olabilir. O zaman demeyin sakın; meğerse bütün bu küresel ısınma söylemleri yalanmış. Ve birkaç sene sonra belki tersi olacak. Bu sefer bu taraf donacak, şu taraf yanacak.
Aslında çok heyecanlı. Böyle bir film gibi baktığınız zaman...
Çinlilerin bir bedduası var, "İnşallah ilginç zamanlarda yaşarsınız" diye. Çünkü Çinliler ilginç zamanlarda yaşamayı sevmiyorlar. Yeknesak, monoton bir zamanda yaşamak insan için en iyi bir şey. Çünkü başınıza bilinmeyen şeyler gelmez. Şu anda enteresan bir zamanda yaşıyoruz. Ve ne olacağını hakikaten bilmiyoruz. Avustralya'da iki ay önce bir anket yapıldı. En çok korktuğunuz şey nedir diye soruldu. Nüfusun üçte ikisi küresel ısınma dedi. Terörizm daha alt safhalarda.
İnsanlar refahı adil paylaşmadılar. Bir tarafta binlerce tonluk yüzme havuzları, kayak merkezleri, aşırı lüks tüketim, elektrik, su israfı. Bir tarafta evsiz, içecek bir bardak temiz su bulamayan insanlar... Başımıza bundan mı geliyor bu felaket acaba?
Birtakım kesimler belki gerektiğinden daha fazla karbondioksit üretiyorlar ama aynı toplam miktarda karbondioksit tüketimi her tarafta eşit olarak yayılsaydı da sonuç aynı olacaktı. Ama o zaman bu işle başa çıkmak daha kolay olacaktı. Çünkü, şu anda Amerika'da Avrupa'da insanlar belli bir hayat tarzına alışmışlar. Bundan vazgeçmek kolay değil. Öte yandan Çin'de, Hindistan'da çok daha alt düzeyde, Afrika'da daha da kötü karbondioksit üretimi. Şimdi bazı ülkelerin karbondioksit salımını indirmesi, bazılarının daha fazla yükseltmesi lazım. İki tarafın da sorunları farklı. Bunun çözümü siyasi olarak daha zor.
Kaynak: Zaman Gazetesi